RONALD DWORKİN'İ YENİDEN TAKDİM ETMEK*
Matthew McManus**
Çev. Ertuğrul Kaan Yıldırım/A. Yasin Uysal
"Hiçbir ülkenin politikası bir felsefe semineri gibi yürütülemez; bir demokraside kimin yöneteceğine dair nihai kararı ekonomi, felsefe, dış politika ya da çevre bilimi eğitimi almamış ve bu disiplinlerde yetkinlik kazanacak zamanı ve muhtemelen yeteneği olmayan milyonlarca insan vermek zorundadır. Ancak ulusal siyasetimiz, doğru düzgün bir lise münazarasının bile standartlarını karşılamaktan aciz. Adaylarımız konuşmak için boğazlarını temizlediklerinde bizi utançtan yerin dibine sokuyorlar. Onlara biçimin her şey, içeriğin ise hiçbir şey olduğunu, önemli grupları harekete geçirmek için gizlice kullanılan bilinçaltı kodlar dışında mümkün olduğunca az şey söylemeleri gerektiğini, akşam haberlerinde yer alan vurucu bir ses tonunun siyasette altın hükmünde olduğunu ve hakiki bir argümana en ufak bir benzerliği olan herhangi şeyin ölüm demek olduğunu söyleyen danışmanlar tarafından yönlendiriliyorlar." (Ronald Dworkin, Is Democracy Possible Here?)
Alexander Hamilton, 78 numaralı Federalist Yazısında "tartışmasız bir şekilde... yargı, üç erk arasında mukayese edilemeyecek şekilde en zayıf olanıdır" demiştir. Şu anda yargı sistemine ve özellikle de Yüksek Mahkeme'ye gösterilen ilginin büyüklüğünden böyle bir şey anlamanız pek mümkün olmazdı. Pek çok kişi, uzun zamandır ilk kez Amerikalıların yarısından azının desteğine sahip olan Mahkeme'yi giderek daha fazla eleştiriyor. Şüphesiz, bu durum büyük oranda yargının en üst kademelerinin aklı başında ve tarafsız hakemlerden ziyade en iyi ihtimalle partizan aktörler olduğuna dair derinleşen algıdan kaynaklanıyor.
Ülkenin kuruluşundan bu yana süregelen bu tartışmalar, Mitch McConnell'ın Başkan'ın seçim yılında aday göstermemesi gerektiği gerekçesiyle Merrick Garland'ın atamasını reddetmesiyle yeniden alevlendi. Bu emsal, McConnell'ın Trump'ın 2020 seçimlerini kaybetmesinden haftalar önce Amy Comey Barrett'i atayarak kendi emsalinden geri dönüvermesiyle bir dönemden daha kısa sürdü. Trump'ın kendisi de seçim kampanyasını "muhafazakâr" yargıçlar atama vaadiyle yürüttü ve bu da sağ kesimi çok memnun etti ama muhtemelen yargının tarafsızlığına güven açısından pek bir işe yaramadı. Yargı partizan tarafgirlikle suçlanmadığı zaman da düpedüz yolsuzlukla itham edilmeye başlandı.
Yargısal partizanlıkla ilgili bu daha hararetli tartışmalarla birlikte, hukuki yorumun doğru yolu hakkında kuramsal tartışmalar daha da seyrekleşti. Şüphesiz bunlar çoğu zaman tozlu ve eskimiş tartışmalar olsalar da, en iyi hallerinde hukukiliğin doğası ve adil bir sistemin ahlaki ve siyasi ilkelerinin ne olduğu konusunda önemli ilkesel anlaşmazlıklara işaret ederler. On yıllardır büründüğü çeşitli biçimleri ile orijinalizm Amerika Birleşik Devletlerindeki yaygın hukuk kuramlarının yeganesi olmasa da bunlardan biri olagelmiştir; öyle ki liberal yargıç Elena Kagan bile biraz da küstahça 2010 yılında "hepimiz orijinalistiz" iddiasında bulunmuştu. Orijinalizmin değişik türleri vardır: niyetçilik, metinselcilik ve hatta "yaşayan" orijinalizm.
Ancak hangi şekle bürünürse bürünsün, orijinalizm, yargının tarafsızlığı hakkında sahte vaazlar vererek muhafazakâr hukukbilimin bir Truva atı olduğunu kabaca gizlediği yönündeki ithamdan hiçbir zaman kaçamamıştır. Bu itham, post-liberal eleştirmen ve Harvard Profesörü Adrian Vermeule'ün orijinalizmin hukukbilime yönelik liberal yaklaşımları yenilgiye uğratarak görevini ifâ ettiğini ilan etmesiyle siyasi sağdan bile yapılmıştır. Vermeule Common Good Constitutionalism'de [Ortak İyi Anayasacılığı] yargının tarafsızlığına ilişkin kendi yarattıkları hikayeye inanmaya halâ teşne olan pek saf orijinalistlere Carl Schmitt'in çektiği azarı yineleyerek, sağı yargı sistemi üzerindeki kontrolünü kendi gündemini gütmek için kullanmaya çağırıyor. Vermeule, genç muhafazakâr hukukçular arasında kendisine sempati duyan bir kitle buldu ve Trump'ın yeniden seçilmesi halinde, muhafazakârların yargı üzerindeki kontrolünün daha da sıkılaşması sonucu sağcı hukukbiliminin daha da pervasızca kucaklanması makul bir ihtimal.
Liberal Bir Hukuk Teorisine Duyulan İhtiyaç
Her ne kadar mahkemelerdeki güç dengesi hukuk teorisinden ziyade atamalara dair siyasi ihtimallerle ilgili olsa da, liberaller ve ilericiler kendi cephelerindeki genç hukukçulara ilham verecek inşai ve alternatif bir teoriden yoksun olmanın sıkıntısını çekmektedirler. Elbette bu, denemek istemedikleri için değil. Lawrence Tribe ve Cass Sunstein gibi aydınlar tarafından hukuka ve hukuki yoruma getirilen bir dizi "yaşayan" ve "pragmatik" yaklaşımlar söz konusu. Daha radikal bir uçta ise eleştirel hukuk çalışmaları hareketi 1980'lerde parçalanmasından bu yana Hydra'ya yakışır sayıda haber söylemi üretti. Feminist hukukbilimden queer hukukbilime ve hukukun değerli Marksist analizlerine kadar her şey masada. Aydınlatıcı olmakla birlikte, bunlardan hiçbirinin sağın hukuka yaklaşımının gücü ve etkisi karşısında esamesi okunmaz. Bunun bir sebebi de hukuk dışı meselelerden kaynaklanmaktadır.
Steven Teles'in The Rise of the Conservative Legal Movement [Muhafazakâr Hukuk Hareketinin Yükselişi] adlı mükemmel kitabında anlattığı gibi, sağ, yalnızca Thomas'ın tatil fonundan çok daha fazlasını karşılayan bol miktarda para aktarımından yararlanmıştır. Zengin hayırseverler, Federalist Society'den hukuk ve ekonomi hareketine kadar bir dizi thinktank ve düşünce okulu kurmak için milyonlarını seferber etmişlerdir. Ancak bunun bir nedeni de mevcut liberal ve eleştirel hukuk teorilerinin ya tamamen olumsuzlayıcı ya da şartlara göre değişken mahiyette olmasından kaynaklanmaktadır.
Pragmatik yaklaşımlar, liberal reformların ehemmiyetini sistematik olmayan bir şekilde ve yalnızca stratejik olarak savunmakta, ilkesel olarak önemlerine dair yeterli bir dayanak sunmamaktadır. Eleştirel yaklaşımlar, Amerikan hukuk sisteminde iktidarın işleyişini teşhis etmekte ve Mark Kelman'ın bir zamanlar ifade ettiği gibi bunları "çöp kutusuna yollamakta" pek mahirdirler. Lakin yerine ne koyacakları konusunda kendilerinden hiç de emin değiller.
İşte bu noktada Ronald Dworkin'in düşünceleri liberaller ve ilericiler tarafından yeni baştan keşfedilmeyi beklemektedir. Yeniden keşfedilmesi gerekliliği biraz tuhaf görünebilir. 1931 doğumlu Dworkin, Oxford'daki final sınavları o zamanlar dünyanın en ünlü hukuk filozofu olan H.L.A Hart tarafından değerlendirilmiş dahi bir öğrenciydi. Law's Empire [Hukukun Hükümranlığı] ve Life's Dominion [Yaşamın Hakimiyeti] adlı kitapları çeşitli hukuk alanlarında büyük ses getirdikten sonra Dworkin politika felsefesine önemli katkılarda bulunmaya başladı. Dworkin 2013'teki ölümüne kadar hukuk akademisinin en prestijli pozisyonlarında yer aldı, Yüksek Mahkeme Yargıçları ve hukuk filozoflarıyla tartıştı, New York Review of Books'ta kamusal tartışmalara üretken bir şekilde katkıda bulundu ve üzerinde uzun tartışmaların yaşandığı daha da devasa kitaplar yayınladı.
Ancak çağdaşı Rawls gibi Dworkin'in de hayatındaki ironi, kendi hukuk felsefesinin 1977'de ilk büyük kitabı Taking Rights Seriously'nin [Hakları Ciddiye Almak] yayınlanmasından kısa bir süre öncesinden beri asla bu kadar iyi uygulamaya konulmamış olmasıdır. O zamana kadar Dworkin'in göklere çıkardığı Warren Mahkemesi çoktan geçmişte kalmıştı ve Yüksek Mahkeme de daha adaletsiz bir Amerika için mücadele eden uzun soluklu tarihsel rolüne rücu ediyordu.
Sağ, yargı sisteminin üst kademelerini ele geçirmişti ve bu gücü kullanmaya istekliydi; ki Dworkin hayatının sonlarına doğru Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin adalete saygıdan ne kadar uzaklaştığını nihayet kabul etmeye başladığında bu noktayı acı bir şekilde ifade etmişti. O zamandan bu yana, işler onu dehşete düşürüp hayal kırıklığına uğratacak bir yönde ilerledi. Adaletin objektifliğine ve değerlerin birliğine inanan Dworkin, muhafazakâr mahkemenin sadece adalete aykırı olmakla kalmayıp, aynı zamanda yanlış olduğunu söylemekten çekinmezdi ve Federalist Society'e ne kadar para akıtılırsa akıtılsın bu, ortada duran yanlışı düzeltmeye yetmeyecektir.
Hukuk ve Ahlak
Dworkin'in hukuka yaklaşımı, hukuki pozitivizmin meziyetlerine ilişkin oldukça teknik bir tartışmayla başlamıştı. Hukuki pozitivizm, analitik bölümlerde hakim hukuk felsefesiydi ve birçok yönden hâlâ da öyledir. Birçok çeşidi olmakla birlikte, Dworkin'in en aşina olduğu şekli H.L.A Hart'ınkiydi. Hart'ın klasik kitabı The Concept of Law'da [Hukuk Kavramı] ve "Positivism and the Separation of Law and Morals" [Pozitivizm ve Hukuk ile Ahlakın Ayrılması] gibi makalelerinde savunulduğu üzere pozitivizm, hukukilik ve ahlakiliğin analitik olarak birbirinden ayrılabileceği görüşü olan "ayrılık tezi"ne bağlıydı. Bu, insan tarafından yapılan pozitif hukukun, zaman ve mekan ötesinde evrensel olan objektif bir "doğal hukuka" yaklaşmaya çalıştığını savunan "doğal hukuk" geleneğinin görüşüyle keskin bir tezat teşkil ediyordu.
Açıkça belirtmek gerekirse, pozitivistler hiçbir zaman bu ayrılık tezinin hukukun bir ahlakı somutlaştırdığı görüşünü reddetmeyi gerektirdiğini iddia etmemişlerdir. Barizdir ki her hukuk, yasal kurallar aracılığıyla bir dizi ahlaki normu icbar eder. Buradaki iddia, hukukun illa ki objektif ya da "doğal" bir ahlakı somutlaştırmak zorunda olmadığıydı. Nazi Almanyasındaki ya da kölelik dönemi Amerikasının güneyindeki hukuk sistemleri de en nihayetinde ahlaki bir bakış açısıyla gerekçelendirilmiş hukuk sistemleriydi; bir farkla ki yalnızca pek çok makul insan tarafından kabul edilebilecek türden hukuk sistemleri değillerdi.
Dworkin için bu görüş pek sevimsizdi, çünkü Yargıç gibi hukuki bir aktör hukuku yorumlamaya çağrıldığında ahlak ve ilkelerin değişmeksizin burada oynadığı rolü gözden kaçırıyordu. Dworkin'e göre, pek çok pozitivist, Yargıçların yaptığı (ya da yapması gereken, gerçi burada pozitivist ethos'a aykırı bir şekilde ahlaki fikirleri araya sıkıştırmaya yaklaşıyoruz) tek şeyin hukuk kurallarının yalın dilsel anlamlarını tespit etmek ve bunları uygun bağlama tatbik etmek olduğuna ikna olmuştu.
O, sadece teknik bir felsefe meselesi olmanın ötesinde, pozitivizmin hukuk mesleği üzerindeki etkisinden de derin bir endişe duyuyordu. Yargıçlar, avukatlar ve aktivistler tarafından içselleştirilen ve hukuk görevlilerinin sadece hukuku uygulaması ve hukuk hakkında ahlaki yargılarda bulunmaması ve bunları müdafaa etmemesi gerektiğini savunan pozitivist kültürün kaba bir biçimi yaygınlaşmıştı. Bu durum, orijinalizm gibi yüzeysel olarak cezbedici doktrinlerin ilgi çekmesi için bereketli bir zemin yarattı.
Dworkin, kendileri bu şekilde yaptıklarını düşünse bile Yargıçların hukuka hiçbir zaman bu kadar katı ve kuralcı bir şekilde yaklaşmadıklarında ısrar etmiştir. Bunun nedeni, özellikle anayasal düzeyde, hukukun "ne olduğu" konusundaki tartışmaların çoğunun ahlaki ilkeleri yorumlamanın en iyi ve en bütüncül yolu hakkındaki tartışmalar olmasıdır. Bu durum, "halk", "eşitlik", "haklar" ve "özgürlük" gibi ilkesel atıflarla dolu olan Amerikan anayasasının diline yansımıştır. Bu kelimelerin "anlamı" hakkında karar vermeleri istendiğinde, Yargıçlar, özellikle de yukarıda bahsedilen ve doğası gereği farklı okumalara müsait soyut terimler söz konusu olduğunda, konuya sadece dilbilimsel olarak yaklaşamaz ya da bir sözlüğe bakamazlardı. Bunun yerine, "eşitlik" ya da "özgürlük" kavramlarının ne anlama geldiğine dair "en iyi" felsefi teoriyi inşa etmeleri, bunu savunmaları ve neticede vatandaşlara karşı cebri yasaların uygulanmasını gerekçelendirmeleri gerekiyordu.
Bu, emsal kararların "kütle çekimini" dikkate almayı da içeriyordu ki hukukun benzer davalara aynı şekilde muamele etme konusundaki "hakkaniyet" taahhüdünü göz önünde bulundurduğumuzda bu çekim oldukça kuvvetliydi. Ancak Dworkin, bazen bir kararın apaçık bir şekilde yanlış olduğu durumlarda, bu kütle çekiminin iptal edilip emsali oluşturan bu önceki tarihli kararın hukuk evreninde çer çöp haline geleceği konusunda ısrar etmiştir. Brown'dan Lawrence'a kadar Amerika'da çığır açan davalarda gerçekten de bu olmuştur. Fakat bu davalarda Yargıçlar basitçe hukukun tamamını düzeltip yeniden işlemiyorlardı, bir hatayı tamir ediyor ve verdiği zararı onarıyorlardı.
Şurası muhakkak ki, "en iyi" teori, emsallere ya da hukukbilimsel geçmişe bakılmaksızın, bu ilkeleri en üst düzeye taşıyan teori anlamına gelmez. Stephen Guest'in Ronald Dworkin adlı kılavuz kitabında işaret ettiği gibi "en iyi", hukuki malzemeyi bir bütün olarak en anlamlı hale getiren yorum anlamına gelir. Bir ilkenin bir bütün olarak anayasayla ya da ulusun yerleşik gelenekleriyle tamamen uyumsuz bir yorumu iyi niyetli olsa dahi geçerli sayılamaz. Böyle bir yoruma dayalı olarak verilen bir karar, kendisinden Bir Noel Şarkısı'nı tamamlaması istenen bir yazarın, romanın artık Yahudi-Hıristiyan ahlakı ya da Endüstriyel kapitalizmin acımasızlığı hakkında değil, 19. yüzyıl Avrupa'sının jeopolitiği hakkında olacağına karar vermesi ve bunun sonucunda hikayeyi Britanya Kraliyetine bağlı Hindistan sömürgesine taşıması gibi bir şey olurdu. Hikaye bütünlüklü bir şekilde "uymayacaktır". Bu durum Yargıçların yapabileceklerine kısıtlamalar getirmektedir, ancak bu kısıtlamalar dahilinde her durumda oldukça yaratıcı olabilmek kabiliyetini haizdirler.
O zaman soru, hangi teorinin, barındırdığı ilkeleri en uyumlu hale getirerek hukukun bütünlüğünü güvence altına almaya kendini en çok adadığı haline gelmiştir. Yüksek Mahkeme, Plessy vs Ferguson davasında ırksal ayrımcılığa yönelik "ayrı ama eşit" yaklaşımının 14. Değişiklik ile tutarlı olduğuna karar verdiğinde, Dworkin bu kararın hem hukuki hem de ahlaki açıdan yanlış olduğunu, zira bu tür bir açıklamanın Değişiklik'in ırksal eşitliğe yönelik ilkesel taahhüdünü anlamlı kılamayacağını iddia etmekteydi. Çünkü "ayrı ama eşit" doktrinini destekleyecek herhangi bir "eşit koruma" yorumu, anayasanın eşitliğe yönelik temel taahhütlerini anlamlı kılmayan kötü bir yorumdur. Buna karşın Warren Mahkemesi Brown davasında ayrımcılığı, doğası gereği ırksallaştırılmış grupları "aşağılık" olarak damgaladığı ve bütünlüğe bağlı hiçbir anayasal yorumun buna müsaade edemeyeceği konusunda ısrar ederek reddetmiştir. Oysa doktrinin savunucularının iddia ettiği gibi, farklı ırklardan topluluklara sunulan kurum ve hizmetler gerçekten eşit olsaydı dahi bu doğru olacaktı ki elbette hiçbir zaman eşit olmadılar.
Dworkin'e göre, gittikçe muhafazakârlaşan Yüksek Mahkeme'nin kararlarını değerlendirmek söz konusu olduğunda bu kavrayış büyük önem taşıyordu. Is Democracy Possible Here'da [Demokrasi Burada Mümkün Mü?] Dworkin, Amerikan anayasal ve siyasi sisteminin "en temel" iki ilkeye bağlı olduğunu belirtmiştir. "Eşitlik idealinin soyut bir çağrışımını" ifade eden ilk ilke, "her insan hayatının kendine özgü bir objektif değeri olduğunu" ifade etmektedir. Bir potansiyel olarak değeri vardır; bir insan hayatı bir kez başladığında, nasıl devam ettiği önem taşır. Bu yaşam başarılı olduğunda ve potansiyelini gerçekleştirdiğinde iyi, başarısız olduğunda ve potansiyelini boşa harcadığında ise kötüdür.
Bu sadece sübjektif değil, aynı zamanda objektif bir değer meselesidir: Demek istediğim, bir insan hayatının başarısı ya da başarısızlığı sadece o hayatı elinde tutan kişi için önemli değildir ya da sadece o öyle istediği için de önemli değildir. Özgürlüğe bağlılığı yansıtan ikinci ilke, "her bireyin kendi yaşamında başarılı olmak için özel bir sorumluluğu bulunduğunu ve bu sorumluluğun kendisi için ne tür bir yaşamın başarılı olacağına dair muhakemesini kullanmayı da içerdiğini" savunan "kişisel sorumluluk ilkesidir". Amerika Birleşik Devletleri'nde Yargıçların ve aslında tüm politik aktörlerin bu temel Amerikan ilkelerine sadakat göstermeleri için tüm vatandaşlara "eşit ilgi" göstermeleri gerekiyordu. Bu, her bireye kanun önünde eşit davranma yönündeki klasik taahhüdün geliştirilmiş, ama daha güçlendirilmiş halidir.
Yalnızca ahlaki bir zorunluluk olmanın ötesinde, eşit ilgiyi sürdürmek, yasaları çiğneyen vatandaşlara karşı devlet zorunun kullanılmasını yaptırıma bağlayarak hukuk sistemini bir bütün halinde meşrulaştırmak için gereklidir. Eğer yasa onlara eşit ilgi ile muamele etmezse, bu tür bir itaati mecbur kılmak için zor kullanmanın meşruiyetini zayıflatır. Dworkin'e göre, muhafazakâr hukukbilim asla yüksek bir meşruiyet derecesine ulaşamazdı, çünkü temel taahhütlerinden biri bir gruba diğerleri karşısında eşit olmayan bir ilgi göstermek ve sonuç olarak diğerlerinin tabi kılınması pahasına bazılarının özgürlüğüne öncelik vermekti. Bu, anayasanın en önemli hatta seküler anlamda "kutsal" olan ilkeleriyle asla bağdaştırılamazdı ve dolayısıyla her açıdan yanlıştı ve her zaman da öyle kalacaktı.
Ronald Dworkin'i Yeniden Takdim Etmek
Lesley Jacobs ile birlikte yazdığımız yeni kitabımız Against Post-Liberal Courts and Justice: Rescuing Ronald Dworkin’s Legacy'de [Post-Liberal Mahkemelere ve Adalete Karşı: Ronald Dworkin'in Mirasını Kurtarmak] bu konuları çok daha detaylı bir şekilde ele alıyoruz. Dworkin'in ilerici, liberal ve ilham verici hukuk yaklaşımının, orijinalizm ve ortak iyi anayasacılığına şu anda çok ihtiyaç duyulan inşai ve sistematik bir alternatif sunduğunu söylemeye gerek yok.
Bu onun kusursuz olduğu anlamına gelmiyor. Dworkin'in hukuk teorisi birkaç önemli açıdan ciddi şekilde aksamaktadır. Bunlardan en önemlisi, hukukun iktidarla olan ilişkisinin derinliği hakkındaki eleştirel hukuk argümanını ciddiye almaktaki yanılgısıdır. Dworkin Hukukun Hükümranlığı’nda, eleştirel hukuk teorisyenlerinin "liberalizmin tutarsızlığı" hakkındaki felsefi argümanlarını "göz alıcı ve hatta utanç verici başarısızlıklar" olarak niteleyerek reddetmiştir. Bunda doğruluk payı olsa da, hukukun genellikle iktidar sistemlerinin "ideolojisini ve iradesini yansıttığı" yönündeki eleştirel hukuk argümanını reddinin de aynı derecede altı boştur.
Bunların çoğu, eleştirel teorinin "Fransız dilbilimine ve Hegel metafiziğine" dayanmasından duyulan ukala bir hoşnutsuzluktan peydahlanıyor gibi gözükmekteydi. Fakat aslında eleştirel hukuk teorisyenlerinin Dworkin'e, Yargıçların anayasayı nasıl okuması gerektiğine dair son derece idealist teorisinin, yargı sisteminin adaletsizliği desteklemekteki rolünün çok daha gerçek tarihiyle neden karşı karşıya geleceği konusunda öğretecekleri çok şey olabilirdi. Dworkin'in Yargıçların anayasayı nasıl yorumlamaları gerektiğine dair teorisi makul ve bence büyük ölçüde doğru. Dahası, ilericiler ve liberaller en iyi ihtimalle pragmatizmle ve asgari düzeyde de eleştirel "çöpe atma" ile yetinemezler.
Ancak, Dworkin’in teorisi kendisinden çok daha az sofistike ama daha iyi finanse edilen alternatiflerine kıyasla neden tutmadığına dair herhangi bir farkındalıktan mahrum bırakıldığında, genellikle bir tür Warren mahkemesi nostaljisi gibi okunmaktadır. Herkes için eşitlik ve özgürlüğü vurgulayan Dworkinci bir hukukbilime geçiş yapmak isteyenlerin, bunu yargı sisteminde iktidarın nasıl işlediğine dair eşit derecede önemli bir teori ile birleştirmeleri gerekecektir.
İkinci ve bağlantılı olarak, Dworkin'in dönüştürücü bir politik eylem alanı olarak mahkemelere ve anayasal yoruma çok fazla vurgu yaptığına hiç kuşku yoktur. Brown'a ilişkin yaptığı övgüler, Gerald Rosenberg'in de hatırlattığı üzere, ayrımcılık yanlılarının karara tepkisinin kafa tutma ile kayıtsızlık arasında değiştiği gerçeğini maskelemektedir. Ayrımcılığa son veren, Warren Mahkemesi'nin yargıçlarının tokmağa vurması değil, Johnson hükümeti ve bilhassa Sivil Haklar Hareketiydi.
Bu durum, Hamilton'ın Yüksek Mahkeme'ye ne kadar önem atfedilmiş olursa olsun, genellikle hükümetin "en zayıf" organı olduğu yönündeki kavrayışının geçerliliğini koruduğunu göstermektedir. Hele ki kararları güçlülerin ve bağnazların çıkarlarına engel teşkil ediyorsa. Bu, şu anda sahip olduğumuzdan daha iyi bir Yüksek Mahkeme ve tabii ki daha iyi bir anayasal yorum teorisi için mücadele etmenin ehemmiyetini göz ardı etmek değildir. Fakat bunun yalnızca mücadele alanlarından biri olduğunu ve muhtemelen en önemlisi olmadığını akılda tutmak gerekir.
Bu kısıtlamalara rağmen Dworkin'in hukuk ve adalet teorisi liberallerin ve ilericilerin başvurması gereken muhteşem bir kaynak olmaya devam etmektedir. Özellikle de seçim yılında Mahkeme etrafındaki söylemler yeniden ısınırken, bize Heller, Citizens United ve Dobbs'u getiren yaklaşımdan daha iyi bir yol bulunduğunu hatırlamak kilit noktadır. Adalet sosyal kurumların ilk erdemidir ve hiç kimse adaleti Dworkin'den daha iyi anlamamıştır. Ona ihtiyacımız var.
* : Liberal Currents internet sitesinde 29 Şubat 2024 tarihinde yayınlanmıştır. (https://www.liberalcurrents.com/reintroducing-ronald-dworkin/)
** : Michigan Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü. Liberalizm, anayasacılık, liberal sosyalizm üzerine çalışmaları bulunmaktadır. Kitapları: What Is Post-Modern Conservatism: Essays On Our Hugely Tremendous Times (2020), The Rise of Post-Modern Conservatism: Neoliberalism, Post-Modern Culture, and Reactionary Politics (2020), A Critical Legal Examination of Liberalism and Liberal Rights (2020), The Emergence of Post-modernity at the Intersection of Liberalism, Capitalism, and Secularism (2022), Against Post-Liberal Courts and Justice: Rescuing Ronald Dworkin’s Legacy (2023).

Yorumlar
Yorum Gönder